
Ayıcığıyla Uyuyan Prenses (Bir Olgu)
"Bir annenin endişesi," demişti kıdemlim bir gün, sesinde nice nöbetin biriktirdiği o sakin otoriteyle, "steteskoptan daha çok ses duyurabilir."
"Olacak iş mi," diye geçirmiştim içimden. Sanki bütün tıp, annelerin endişesine kalmıştı da biz boşa muayene ediyorduk.
Pediatride dördüncü ayımdaydım. Asistanlığın o ilk sarhoş edici günleri... Bir şeyler öğrendiğimizi, artık bir şey olduğumuzu sandığımız 10 mg/kg parasetamolden gelen kısa özgüven mevsimi.
Nöbetteydim. Gece şifti. İki saatlik yüzeyel bir uykudan koparılmışken, kendime soruyordum: "Neden ya, neden seçtim?". Masada tek bir kalem, diğerleri yine kaybolmuş, nöbetçilerin ceplerinde öteye beriye savrulmuş. Etrafta darma duman reçete kâğıtları, notluklar, sağımda yarısı bitmiş bir çubuk kraker paketi ve otomattan alınmış acı kahve…
Başladım sırayla muayene etmeye.
Muayenesi biten bir anne, çocuğunu kollarına almış, kapıdan çıkıyordu. Ardından bakıp içimden mırıldandım: "Şimdi uyuyacak nasılsa." Hevesli bir iç geçirmeydi bu, uykuya olan hasretim anlamsız kıskançlıklara evriliyordu.
Saat 04:00…Uyku, tüm direncimi kırarak çöktü üzerime. Başım masaya düşerken, sağımdaki monitörün ısrarlı sesiyle irkilip uyandım..bir yudum kahve, bir ısırık kraker, uyandırıcı küçük ritüeller.
“Sıradaki gelebilir”
"Doktor hanım, çok uyuyor," dedi anne. Kollarında beş yaşlarında bir kız çocuğu vardı.
"Annesi, yatırın, muayene edeyim” dedim. İçimden ise başka bir ses konuşuyordu: "Saat dördü bulmuş, uyumayıp ne yapsın çocuk?" Ormanın en vahşi canavarları bile bir köşeye çekilip dinlenirken, bir çocuk için uyumaktan daha doğal ne olabilirdi ki, diye masallar canlandı zihnimde. Annelerin bu bitmek bilmeyen telaşına karşı bıkkınlık geliverdi o an.
İnce telli saçları dağılmış yüzüne küçük kızın, güzel ay gibi parlak bir yüz. Elinde ayıcığını sımsıkı tutuyor. Muayeneden korktuğu için böyle davrandığını düşündüm. Onu rahatlatmak için:
"Adı ne bakalım ayıcığının?" dedim.
Sessizlik. Gözleri açık ama bakışları uzaklarda bir yere kaymış gibi, ilgisiz. Oyuncak ayıcık ise, elinde biraz daha sıkılaştı.
Anne gergindi, kelimeleri birbirine karıştırarak anlattı: Öğleden beri halsizmiş kızı. Uyumuş, hâlâ uyanmamış. Burnu akmamış, öksürmemiş. Bütün gün bir lokma bile yememiş.
Muayeneye başladım. Ateş 38.5°C, orofarenks normal, postnazal akıntı var. Timpan membranlar hiperemik. Steteskopta sıra: ne bir ral, ne bir ronküs, ne de bir üfürüm. Karnı yumuşacık ve rahat.
Muayenenin sonuna doğru gözüm sekreterin masasına takıldı, nedir bu kalabalık? Sanki İstanbul'un bütün çocukları aynı anda, aynı saatte uyanıp hasta. Gece salgını. Stres oldum, elim çabuklaştı.
"Annesi, orta kulak iltihabı var, antibiyotik reçete edeceğim" dedim. Kilosunu sordum, o dönem ezber bildiğimiz "klas" bilgiyle - otitte yüksek doz amoksisilin - yanına da mis gibi bir parasetamol..reçeteyi yazdım. "Ateşi düşmezse tekrar getirin," dedim, sanki bu cümleyi söylemek bir ritüelmiş gibi..
Anne reçeteyi aldı. Fakat alışık olmadığım bir durumla karşı karşıyaydım. Antibiyotik reçetesi aldığında memnun yüzleriyle ayrılan anneleri her doktor çok iyi bilir. Ama onun yüzünde o rahatlama yoktu. Kızını kucağına çekti: "Gel, prensesim."
Küçük kız, ayıcığını bir an bile bırakmadan annesinin boynuna sarıldı. Ama tuhaftı bu sarılış; uyuyor gibiydi de, uyumuyor da. Sanki gözlerini açmak istiyor, bir yerlerden kendine dönmeye çabalıyor, ama bir türlü başaramıyordu.
İçimde, adını koyamadığım bir huzursuzluk…
"Bir dakika bekleyin," dedim. "Kan tetkiklerine de bakalım”
Hemogram, biyokimya, crp.
Onlar kan vermeye gittiğinde yeni hasta alıp muayenelere devam ettim. Ama gözüm hep o küçük kızı arıyordu; ince telli saçları yüzüne dağılmış, elindeki ayıcığı sımsıkı tutan, annesinin küçük prensesi. İçim rahat değil. Kıdemliye danışsam, "otit gibi basit bir vakayı mı sordun" diye kızar mı. Gözümde, kovboy filmlerindeki o sert, suskun adamlar gibi bir sahne canlandı.
“Yok ya danışayım, kanların çıkmasını beklemeyeyim.”
Yürüdüm müşahadeye, anlattım vakayı. “Otit bence ama işte biraz da huzursuz oldum, uyuyor da aslında, kızın uykusu var e saat 4 ama”… Fuzuli kelimelere dadandım anlatırken, bir savunma mekanızması mıydı bu.. Kızdı uzatmama, "Zehra, döküntü var mıydı?"
O an beynimden aşağı buz gibi bir su aktı sanki. Sırtını dinlemiştim, evet. Karnını palpe etmiştim, evet. Bir şey yoktu sanki ama ya tam bakmadıysam. "Annesi demedi abla” dedim.
"Zehra," dedi yeniden, sesinde bu kez daha keskin bir ton, "soydun mu?"
"Abla, her hastayı nasıl soyayım, kapıda on beş kişi bekliyordu," dedim, sesimdeki telaşı gizleyemeden.
"Annenin gözünden kaçabilir, sen soyup bakmalısın" dedi sakin ama sert.
Uykulu prensesi, ayıcığıyla birlikte müşahedeye aldık. Anne, “çok halsiz, uyuyor, bir şey de yemedi, ateşli" diye şikâyetlerini yeniden anlatmaya başladı. Bir kıdemliye danıştığımı sezmişti haliyle.
"Çocuğun giysilerini çıkarır mısın annesi, vücuduna bir bakalım," dedim.
Kıdemlim beni izledi kenardan. Ve o zamana dek belki de atladığım o en temel dersi şimdi, onun gözleri önünde uyguladım: her çocuk soyularak muayene edilir.
Annesi kıyafetlerini yavaşça çıkarırken, gözlerim bulgu aradı, bir şey olmamasını dileyen tedirginlikle. Ama anne soydukça gördüm ki; uykulu küçük prensesin sırtının alt kısımlarında ve bacaklarının üstlerinde rengi mora çalan noktasal döküntüler vardı. Bastığımda solmayan, inatçı, sessiz birer ipucu: peteşiler.
“Eyvah meningokoksemi."
Elim hızlandı, hemşireler koşuverdi. Monitorize ettik. İlk doz seftriakson hızla verildi. Yoğun bakımı aradık.
İki günlük yoğun bakım izleminin ardından şaşırtıcı bir hızla toparlanmıştı. İlk doz antibiyotiğin erken uygulanmış olmasının gücü olmalıydı.
Onu serviste ziyarete gittim. Elinde yine aynı ayıcık, saçlar yine dağınık… Gözleri maviymiş meğer…Bana bakıp gülümsedi prenses, “anne doktor abla gelmiş”
Anneyle göz göze geldik.
"Aa doktor hanım siz o gün acilde bize ilk bakandınız, her şey için çok teşekkür ederiz, sayenizde.." dedi.
"Asıl ben teşekkür ederim," dedim.
Şaşırdı annesi bu cevaba.
Odadan hemen çıktım çünkü biraz daha kalsam, hasta odasında ağlayan şaşkın bir doktor olarak hafızalarda kalabilirdim.
Koridorda gözlerimden süzülen yaşları sildim. Yine bir şey öğrenmiştim: çalım satmayı bırak, daha çok yenisin, her şeyden bir şey öğrenmeye bak. Bu annelerin endişesi de olsa..İpucunu iyi yakala.
O günlerde, "neden ve ne için bu mesleği seçtim" sorusunun cevabını nihayet anlamıştım.
(Cefakâr kıdemlilere, fedakâr annelere…)

